13 Nisan 2010 Salı

sakla stock'u gelir zamanı

http://stockholmsendromu.blogspot.com/

reklamcılar, stajyerler, her türlü hizmet bakım onarım a.ş.ciler ve daha birsürü şey (candan erçetin'in bir şarkısında geçiyordu bu söz. yani paragraftan önceki dört kelime. o da sırf ölçüsü uysun diye düşündüğü ve bi bok bulamadıktan sonra eklediği bi laf olsa gerek).

yeni blogumuz yakında hizmetinize girecektir. bekleyin.

bu bir teaser oluyor aslında ama asıl amaç insanları meraklandırmak değil. sadece iş ve okul yoğunluğundan dolayı şu sıralar ilgilenemeyeceğiz. ama isterseniz siz meraklanın. biz orasına karışmayız.

eğer şimdiden izlemeye alırsanız ilk eklenen x'leri ilk siz görmüş olacaksınız. süpriz hediyeler de kazanacaksınız. süpriz ne mi? süpriz ilk sizin görecek olmanız:)

bye:)

27 Aralık 2009 Pazar

Sabahtan Osman'a

Bibip bibip bibip bibip... Bu ses ne sesi? Tabi ki siktiriboktan telefon alarmı. Eskiden telefon mu varmış. Herkesin tamamen mekanik masa saaati vardı. Çınıçınıçını çalardı. Tamam kötü bir ses bunu kabul ediyorum ama bir kere çınnnnn’lasın o zaman hiçbir sese değişmezsiniz buna eminim. Tamam belki bir iki sese değişebilirsiniz ama güzel sestir sonuçta çın.

Alarm’a mümkün mertebe en hoşlanmadığınız sesi koymanızı tavsiye ederim. Çünkü sabahın köründe bu ses sizi o güzel tatlı pembe rüyanızdan bastonun tutacağını boynunuza takarak çekip yatağınıza fırlatıyor. İstediğiniz kadar güzel sesler kuşlar böcekler yavru çeylanlar koyun o sonuçta ALARM. Her sabahın korkulu rüyası. “Ay sevgilim telefonumun alarmına senin sesini koydum çok tatlı uyanıyorum aşkitom”. Hayır. Külliyen yalan. O alarm her öttüğünde insan küfrederek uyanır abahın köründe uyanmanın verdiği o iğrenç his yüzünden. Alarm çalmaya başladığında “üff yaa bıktım her sabah erkenden uyanmaktan. Eeeh yeter sen de bi sus atacam seni camdan aşşaaa” diye yankılanır sesler zihnin allak bullak boşluğunda. Bu sesler aynı zamanda o çok sevdiği sevgiliye de gider. Ha aklınca güzel bir şey yaptığını düşünür bu ikoncan ama asrın hatasını yapmıştır farkında değil. Ulan ben en sevdiğim şarkıyı koymak gibi bir hata işledim siz biliyor musunuz? Şarkı bilinçaltıma öyle bir işledi ki şarkıyı her duyduğumda kendimi çok kötü hissediyorum. Sanki birden ocak sabahına dönmüşüm ve 6:30da alarm çalmış. Şimdi o sıcacık yataktan kalkacaksın buzhanede buz gibi olmuş pantolonu giyeceksin sonra bin kere yüzünü yıkamana rağmen patlamayan afyonunla otobüs durağına gideceksin- ha bu arada hava buz gibidir-. Otobüse binip metrobüse, metrobüsten inip öteki metrobüse, öteki metrobüsten inip okula yürüyeceksin. Mına korum böyle güne mi başlanır. Alarmı kurmadan 8de kalkacaksın ve bir saat keyif yapıp kahvaltıya oturacaksın. Sonra yaylana yaylana çıkıp okula gideceksin. Ama bu ancak bahar geldiğinde dersler gevşediğinde gerçekleşiyor. Nedense dersler kışın bi yoğun bi yoğun sorma.

Bir de ilkokulda çağlarında hepimizin bilinçaltına işlemiş bir anne sözü vardır. “Uğuuuur. Hadi kalk okula. Uğuuuur. Hadi yavrum”. Zaten çocukken kimse okula gitmek istemez. Hele ki saat 6:30da kalkmayı hiç istemez. Dışarıda oyun oynamak var ve sabahın bir körü okula gidip hiç bilmediğin kelimeleri rakamları dinlemek var. Kim olsa sokağı tercih eder. Ama okul yararlıdır. Evet evet yararlıdır. Klişe oluşturuyorum evet. Oku adam ol ya da oku baban gibi eşek olma. Yıllardır virgülün işlevini bu cümleyle anlattınız ulan milli eğitim. Başka bir söz bulamadınız mı elalemin babasına dil uzattınız. “ah çocuklar bakın Türkçe’nin bir cilvesi daha. Noktayı kaldırınca noldu. Babanız eşek oldu. Çoaaat! “Ebenin contası oldu. Lan kaçma gel buraya öğrtmen. Bak insan gibi söylüyorum gel yoksa hiç iyi şeyler olmayacak”. “ Ama bakın ben çocuklara sadece virg...”. “ Kes lan bıdıbıdı. Bak abicim bundan sonra çocukların babaları hakkında kötü cümleler sarfetmeyeceksin”. “ Ama ba...”. “ Sus önce adam gibi laf dinle. “ Sonuçta baba da kutsaldır anne kadar olmasa da. Tamam anneler günüdaha önemli olabilir babaların gününden. Hatta babalar gününü babaların gönlünü almak için de uydurmuş olabilirler ama bizim de bi canımız var. Biz de insanız sonuçta. Ama senin bu yaptığını hiç yakıştıramadım öğretmen kimliğine”. “ Çok özür dilerim bayım bir daha olmayacak”(boyun eğilmiş bir halde). “ Şimdi siktir git gözüm görmesin seni”. “ Ehehe gidiyom”. “ Hadi çocuklar hoplayıp zıplayın ders düştü dop oynayın zokakta dilediğiniz gibi. Eğer öğretmeniniz bir daha ananıza babanıza laf atarsa arkasında beni bulur iletirsiniz”. “Hadi eyvallah çocuklar”. “ Eeeyvallah amcaaaa”.

Bu amcayı tanıdınız mı? Adı Osman. Her mahallede bulunan bıyıklı göbekli iri kıyım babacan amcalardan biri. Bunları tuzla tersanelerinde merdiven altında üretiyorlar. Sonra da salıyorlar sokak arası mahallelerine. Amaçları istihdam sağlamak, insanların yaşam standartlarını yükseltmek ve mahallelere hareket kazandırmak. Bu hareket sayesinde de giren çıkandan çok oluyor, işletme kar etmiş oluyor. Osmanları sevin. Gerçekten güzel insanlardır. Mahallenin gençlerini korumak için üretilirler. Sabahın ilk saatlerinde evden çıkarak esnafları tek tek dolaşıp çaylarını içmek suretiyle aslında mahallede devriye gezerler. Çaylarını içtiği dükkanlara bir iki espri salıp yan dükkana kaçarlar. Amaçları bizim güvenliğimiz. Öğlene kadar devriye gezdikten sonra kahvede babacan geyik muhabbeti yaparak ortamın odak noktası olmayı kolaylıkla başarırlar. Millet gıptayla bakar Osman’a. Öğleden sonra da okuldan dönen öğrencileri kollamak için sokakta dükkan önlerinde taburelerde otururlar. İsteyen olursa tavla oynamaktan hiç çekinmez. Verir üç marsı sıkıştırır kolduk altına tavlayı. Akşam olur eve gider “var mısın yok musun”u izler sonra sıçar sonra yatar. Dediğim gibi amaçları sadece sevilmek. Bir karıncayı bile inciltemez Osman’lar.

8 Eylül 2009 Salı

Koş Uğur Koş

Mirkelam geldi aklıma. O da hep koşardı. Ama ben ters tarafa koşuyorum.

10 Temmuz 2009 Cuma

logotype

kendim için saykodelik logotype denemem

22 Haziran 2009 Pazartesi

Rötüş

rötüş denemeleri serisi

Otoportre




1 Mayıs 2009 Cuma

odak nokta

Her üniversiteli gibi kantinde zaman öldürüyorduk. Ama sakın beni kantinde yatıp kalkan diplomasını kantinden alan gençlerden saymayın. Kış aylarında güzel bi hava bulmuşken oturalım dedik hepsi bu. Off o insanlar nedir öyle. Sabah 9 akşam 6 kantinde yer kaplıyorlar. Yoksa o insanlar maaşlı çalışan filan mı. Sürekli kantinin masalarını işgal ediyorlar. Ve hep aynı tipler. Evet evet bu insanlar para alıyor. İyi iş valla oturduğun yerden para kazanmak. Neyse.

Masada oturuyoruz. Konuşulmasa da olur dediğimiz konulardan bahsediyoruz. Söylesek de söylemesek de hayata karşı görüşümüzü ya da herhangi bir düşüncemizi değiştirmeyecek şeyler. Kantinin havasından kaynaklanıyor olsa gerek hiç aldırış etmiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz. Beş kişi boş boş konuşuyor işte. Havadan sudan muhabbetler. Normalde öyle toplu sohbetlerde pek konuşmam. Sadece ilgi alanıma giren konularda cesaret edebilirsem konuşurum. Niçin cesaret edemiyorum? Birincisi “r” özürlünün tekiyim. “Adın ne? Uğuv. Ne? Uğuv. nuh mu? Uğuv ulan ovospu çocuğu uğuv.”. İkincisi çok hızlı konuşurum ve bazı kelimeleri yutarım.” Yabnyledüşünmüyorumaslında. Gieceksnadamgiioynayacaksn. Ne? ...” İki türlü de aldığım cevap aynı. Bu cevaptan sonra tekrar izah etmesi insana en çok koyanı. Hele ki tekrar aynı cevabı alıyorsan hiç konuşasın gelmiyor “neyse boşver” diyip atıyorsun kenara. Toplu sohbetler işte bu yüzden ısdırap gibi geliyor bana. O yüzden genelde susar çok ender konuşurum.

Bu sefer durum biraz farklıydı. Cesaretimi toplayıp ilgi alanıma giren konuya atladım. Fikrimi söyledim ve anlaşıldı dediğim. Sonraki dediğim de, sonraki dediğim de. Sonra da zaten dilim açıldı vır vır konuşuverdim. Artık arkama yaslanarak konuşmaya başlıyordum. Kendime o derece güveniyordum. Gerisini siz düşünün artık.

Sohbetlerde genellikle odak noktası kişiler bellidir. Onlar masaya oturdu mu herkes onu güldürmeye çalışır anlattıklarıyla. “Olum Güray geçen gün noldu... Sonra da görmeliydik yerlere attık kendimizi”. Peki bu Güray nasıl gibi de ona konuşuyor herkes. Bok gibi adam. Şaka şaka severiz kendisini(şimdi bu yazıyı okur mokur belli mi olur). Bizden ne fazlası var ne eksiği. Peki neden herkes ona konuşur orası bilinmez. Bunları yazan ben de bazen bu gaflete düşerim. Odak nokta kendisini bana çevirmişti. Artık sohbetin yeni odak noktası belliydi. Bendim. Derken o geldi. Çalıların arasında pusuda bekliyormuş meğer. Hop oturdu sandalyeye. Onu da severiz tabi de yaptığı çok ayıptı. Sohbetin odak noktası ben oluyorken birden sohbete girip havayı dağıttı. Buradan adalet bakanlığına sesleniyorum. Bunu suç yapın cezası çok ağır olsun. Müebbet hapse kadar gitsin cezası. Havayı dağıttı ve odak nokta adam sandalyesini ona çevirdi. O sandalyenin yerde çıkardığı ses hayatımdan bir 5 seneyi silip süpürdü. Yavaş yavaş küçüldüğümü hissediyordum. Ayıp denen bişey var lan. Ovospu çocuğuuu! İnsanın hayatıyla oynuyorsunuz resmen. Öyle pat diye konuya girilip odak nokta ayartılır mı. Piç! Arkama yaslanmıştım lan! Senin yüzünden kambur oturmak zorunda kaldım masanın diğer ucundaki sohbeti duyabilmek için. Buradan sana sesleniyorum karşıma çıkayım deme. Bu boyumla böcek gibi ezerim seni. Kambur oturup pür dikkat masanın diğer ucundaki sohbeti dinlemeye çalışıyorum. Her fırsatta konuya girmeye çalışıyorum. Konuya gireyim ki bana dönsünler tekrar. Ama inanır mısınız hiç duymuyorlar beni. Yine heyecandan hızlı konuşmaya başlıyorum herhalde. Onlar da sohbet konusunu kaçırmayayım diye dönüp de “ne?” diye sormuyorlar. İşin en acı tarafı da çaresizlikten söyleyeceğim şeyi yanımdaki başka kişiyi dürtüp ona söylemek. Düşünsenize ortada bi sohbet var ve kendini duyuramıyor sohbete bir türlü giremiyorsun çaresizlikten tek kişiye söylüyorsun söylemek istediğini. Bunu diyorsan eğer o sohbete asla giremeyeceksin demektir bu.

Saydan uzaktan can çekiştiğimi görmüş ve yanıma sandalye çekip oturdu. Ama ben kafaya koymuştum bi kere. O sohbet kapanmadan girecektim. O kız konuyu birden “happy tree friends”e getirdi. Bu benim için büyük bir fırsattı. Çünkü yıllardır telefonumda bu manyak çizgifilmin müziği durur. Arada açar gülerim boş boş. İlgiliyim yani. Hakkında hiç düşünmeden 5 cümle kurabilirim. Bu da sohbette iyi bir artıdır. Peki ben ne yaptım ağzımdan müziğini çıkardım.kafama taş düşeydi de hastanelik olsaydım o an. Ancak o zaman dikkatleri üzerime toplayabilirdim. Bırakın duymayı hiç tepki bile vermediler. Konuşmalarında saniyelik duraksama bile olmadı. Saydan da anladı durumumu. Gülmeye başladı yanımda. O da az piç değil her hareketime güler. Ama severim keratayı. “hani şey var ya” diye başlarım ve ne demek istediğimi anlar gülmeye başlar. O derecedir aramızdaki bağ. Ben de bir Saydan’a baktım bir de odak noktaya. Sonra da yaslandım arkama. Çevirdim sandalyemi Saydan’a.